6 Şubat 2026 Cuma

Geç Osmanlı ve Cumhuriyet Dönemlerinde Nüfus Kontrolü Yaklaşımları

E. E. Akşit, Toplum ve Bilim, Sayı 114, 2009, s. 179–197.


Özet: Nüfus politikalarının doğumları azaltmak ve arttırmaya yönelik girişimlerinin kadınların bedenleriyle olan bağlantısı istatistik ilminin devleti toplumdan önce gören hiyerarşisinde sıklıkla görünmez olur. Öte yandan, Osmanlı İmparatorluğu’ndan örnekler de dahil olmak üzere bir yakın tarih çalışmasıyla bu bağlantıyı olduğundan biraz daha görünür kılmak mümkün olabilir. Bu yazıda bu tarihçe oluşturulurken devlet ve toplum ilişkilerinde kadınların bedenlerinin doğrudan telaffuz edilmese de önemli bir odak noktası olduğuna ilişkin çalışmalarla bir diyalog içine giriliyor. 1870'ten 1970'lere uzanan bir politik yelpazede nüfus politikalarının tarihçesi üzerinde durularak yeni gelişen AKP politikaların ileride yeni çalışmalar tarafından yorumlanışında uzun tarih anlayışından faydalanmak hedefleniyor.

Anahtar Sözcükler: Nüfus, beden, tarih, pronatalizm, antinatalizm, biyopolitika, ÜYTE Yönetmeliği.


The History of Population Politics and Women in Turkey

Absract: This article argues that population politics should be understood as a century long effort of the modern state to regulate women's bodies. The connection between state figures and bodies can only be restored by understanding such politics in a wide array of different governments as well as different states with stories of continuity and rupture, such as the Ottoman and Turkish ones. This essay focuses on population politics and women in the twentieth century from the 1870's to 1970's. This longué duréé is presented for further studies to evaluate the population politics of the recent Justice and Development Party.  

Keywords: Population, women, history, pronatalism, antinatalism, biopolitics. 






  1. Geç Osmanlı ve Cumhuriyet Dönemlerinde Nüfus Kontrolü Yaklaşımları*

Bu yazıda, nüfus politikaları tarihi çerçevesini ortaya koyarak kadınların bedenlerinin devletçe denetimine yaslanan bu tarihsel hattın eleştirisini amaçlıyorum. Nüfus artışı antik çağlardan Yirminci yüzyıla kadar devletlerce istenmiş ve siyasi teoride refahla özdeşleşmiştir. Çok çocukluluk desteklenmiş evlenmemek devletçe kösteklenmiştir (Güneş, 2009). Nüfus teorilerinde önemli bir dönüm noktası oluşturan Malthus (1766-1834) doğal kaynakların sınırlı olduğunu vurgulasa da, On dokuz ve Yirminci yüzyıllarda devletin toplumdan yüksek nüfus beklentisi nüfus sayımlarının sistematize edilmesi, istatistik ilminin yaygınlaşması, devletin toplumu kontrol araçlarının gelişmesi ile farklı bir boyuta taşınmıştır. 1960'larda tersine dönen ve gelişmişliği nüfusun azlığı ile ölçen dönüşüm de bu birikim üstüne gelmiş ve yukarıda sayılan araçların aynı şekilde istihdam edilmesiyle elde edilmeye çalışılmış, yani devletin toplum üzerinde bir baskı aracı haline gelmiştir. Bu makalede, bu son süreçlerin Osmanlı İmparatorluğu ve Türkiye'de tecrübe edilişine, bu tecrübenin küresel eğilimlerle benzeşen ve benzeşmeyen yönlerine bakmak ve feminizmin biyopolitika analizi ile değerlendirmek hedeflenmiştir.

179


Bu yazı devlet, tıp, hukuk kesişmesi ve bu kesişimin (Smart ,1992: 7; Crenshaw 1993; 1989) bedenlere etkisinden söz eden birkaç benzeri çalışmanın bir parçası olarak düşünülmelidir (Miller, 2007; Akşit, 2008; 2009a; 2009b; Dayı, 2009; Kurtoğlu, 2009). Burada 1870'lerden 1970'lere uzanan bir politik yelpazede nüfus politikalarının tarihçesi üzerinde durmakla yetinilecek, ve söz konusu kesişimin bu tarihçeye yansımalarından söz edilecektir. Hukuk tarihi ve tarih içinde değişen ve dönüşen hukuk dili bize değişmezmiş gibi görünen kabullenimlerin ne kadar taze olduğunu, hangi noktalarda ve nasıl dönüştüğünü gösterir (Pocock, 1985). Bu minvalde, bu makalede de bu çeşit dönüşümlere ışık tutmak amaçlanırken nüfus kanunları, kararnameler ve fermanlar kullanılacaktır. 

Hukuk tarihinin feminist kullanımının (Smart, 1990: 196; 1992) Foucault'nun biyopolitika kavramından esinlenen yönleri bu kaynakların değerlendirilmesi için uygun bir çerçeve oluşturmaktadır. Biyopolitika, yani devletin, siyasi gücünü hayatın her alanına ve bedene nüfuz ettirmesi fikri farklı tahakküm mekanizmalarının kesişiminde daha görünür olur (Hardt ve Negri, 2004; Rose, 2001). Osmanlı imparatorluğu da On dokuzuncu yüzyıl boyunca oluşturduğu nüfus düzenlemeleriyle bu görünüme bir örneklem oluşturmaktadır. Cumhuriyet tarihine geçişte de, kadınlar başka bir çok yönden de yönetim araçları haline gelirken devletin biyopolitik alanı da genişlemiştir. 

Kadınların bedenlerinin düzenlenmesi hikayesi de, yine farklı bilim alanların kesişimiyle değerlendirilmelidir. Foucault hukuktan ziyade tıp kurumuyla cebelleşmiş (2003) ama biyopolitika kavramı tıpçılar kadar hukukçuların da ilgisini çekmiştir (Smart, 1990; Miller, 2007; Saygılı, 205; Kurtoğlu, 2009). Hukukun kendini hiyerarşik bir merdivenin üstüne yerleştirerek objektifmiş gibi davranırken aslında cinsiyetçiliği norm haline getirmesi (MacKinnon, 1983, 1987: 199) Foucault'un genelde bilim ve özelde tıp ilmi için söylediklerinin hukuka uygulanması için uygun bir zemin oluşturur (Smart, 1990: 197). Hukukun feminist analizi, bu şekilde, hukuk dilinin sadece profesyoneller tarafından çözülebilecek kodları olduğu varsayımını kırar yani gündelik olayları hukuk diline çevrilerek hiyerarşikleştiren hukuk ilminin yaptığının tersini yapar ve hukuk dilini gündelik hayatın tarihi üzerinden yeniden anlatır. Böylece ataerkilliğin eleştirisine dayanan bir güç teorisi olan ama bir devlet teorisine sahip olmayan feminizme (MacKinnon, 1983: 640), devlet ile kadınların ilişkisini tahlil edebilecek bir alan sağlar. Yakın tarihimizin incelenmesinde ihtiyacımız olan da tam da budur: devletin hukuk diliyle, tıbbın bilim diliyle kadınlardan mesafe alırken onları giderek daha fazla tahakküm alanlarına nasıl kattıklarını ortaya koymak.

180


Osmanlı İmparatorluğu ve Türkiye Cumhuriyeti’nde bu konuyu inceleyen yegane eser (Miller, 2007: 349-350), kadınlara söz konusu geçiş sürecinde biçilen rolün cinsel ve üremeyle ilişkili olduğunu savunur.  Yukarıda feminist teorinin cinsel olanla toplumsal ve siyasi olanın birbirinden çok ayrı olmadığı konusunda hemfikir göründüğü anlatıldı, ama Miller bu ikisini birbirinden ayırır. Cumhuriyet döneminde kadınların sadece üreme kapasiteleriyle değil, sosyal ve siyasi kapasiteleriyle de bir kültür devriminin yerleşmesinde öncü rol oynadıkları (Akşit, 2005) ve bu öncü rolün kadınlardan beklenen işyükü ve arka planda durma davranışlarından pek bir şey eksiltmediği (Akşit, 2010) göz önünde bulundurulduğunda bu ayrım anlamını yitirir. Zaten siyasi olandan biyopolitik olana kaydırılan düşünme biçimi, esas “çıplak hayat”ta odaklanan devletin, vatandaşlarını toplumsal ve siyasi değil cinsel ve üremeyle ilişkili olarak kurgulamak istemesiyle alakalıdır (Agamben 1998; Miller, 2007: 350-352).  Osmanlı İmparatorluğu’nda kadınların vatandaş olarak kabul edilmesinin cinselliklerinin de doğrudan devlet tarafından düzenlenmesi anlamına gelmesi, yani siyasetin bedende kurulumu süreci ise bu makalenin Osmanlı İmparatorluğuna dair vurgusunu oluşturacak (Akşit, 2005: Bölüm 2; Miller, 2007: 357-358). 

Bu bağlamda şimdiye kadar asıl olarak Osmanlı İmparatorluğu’nda ve Türkiye Cumhuriyeti'nde etnik nüfusun düzenlenmesi bağlamında ele alınagelen nüfus düzenlemeleri sorunu (Karpat 1978, 2003; Shaw 1978; Akarlı 1972; Dündar, 2008) burada çocuk doğurmanın desteklenmesi/kösteklenmesi ekseninde ve sürekliliğe vurgu yapılarak düşünülecektir. Ama tahrir defterlerinin hane üzerinden de olsa bir nüfus kaydı değeri taşıması (Karpat, 2003) ve İkinci Mahmut'un yeni bir nüfus sayımı düzenini yeni bir ordu kurma girişiminin parçası olarak ortaya çıkarması (Shaw, 1978: 325) nüfus düzenlemelerinin çok daha geniş bir çerçevenin parçası olarak ele alınması gerektiğini göstermektedir. Nüfusun On dokuzuncu yüzyıl boyunca Müslümanlaşması ve bu Müslümanlaşmadan temel alan milliyetçilik modernleşme çabalarının da seyrini belirliyordu. Yeni bir neslin temsilcilerinin kaydı devletin görevi haline geliyor, artık doğar doğmaz ölseler bile kaydettirilmeleri gereken bebekler ebeveynin değil devletin parçası olarak görülüyordu. Bedenlerle ve ailelerle milliyetçiliğin yakından ilişkisi aile araştırmalarına ilginin artması ve bir milletin tarihi olarak değil kişisel tarihleri olan hikayelerin, özellikle kadın hikayelerinin peşine düşülmesi ile daha fazla görünür oldu (Altınay ve Çetin, 2009; Köker et.al, 2002).

Belli bir etnik nüfusu amaçlamakla bu nüfusun artışını sağlamayı amaçlamak benzeri bir milliyetçi saiğe işaret ediyordu. İlerleyen bölümlerde görülebileceği gibi pronatalizm politikaları geç Osmanlı ve erken Cumhuriyet dönemlerinde bir yandan istenen nüfusun artması, öte yandan istenmeyen nüfusun kontrol altına alınması halinde yürütüldü. Antinatalizm politikalarında ise ikinci amaç güçlendirilirken, ilki istenen nüfusun istendiği gibi gelişmesi halini aldı. 

181


Bu yazıda topluma yönelik düzenleyici mantığın sosyal, siyasal ve hukuki bir tarihçesi, nüfusun yine tahakküm ekseninde ama bu sefer kadınların bedenlerini ilgilendiren “doğum” anahtar kelimesiyle inceleniyor. Bu incelemeyi yaparken çeşitli birincil kaynaklardan, yani arşivlerden, kanunlardan, söz konusu dönemlerin gazete ve dergilerinden, tutanaklarından faydalandım. Devlet arşivlerinden belgeler ve nüfus kanunlarını, nüfus politikalarının kendilerini apaçık gösterdiği alan olarak, hukukun yaşama müdahale etmek için kadınların bedenlerini nasıl esas aldığını gösteren hukuki düzenlemeler olarak değerlendirmeye çalıştım. Aynı zamanda, bu dönemde konu ile ilgili eserlere de değindim (Toros, 1975; Türkay, 1962; Özbay ve Shorter, 1968; Nüfus Etütler Enstitüsü, 1978; Fişek, 1966, 1967, 1986; Fatma Aliye, 2002;  Adıvar 1998). Bu kaynaklar ve teorik çerçeveyi Osmanlı ve Türkiye tarihinin analizini (Abou-El-Haj, 1992; İnalcik ve Quataert, 1997; İslamoğlu-İnan 2004; Ze'evi, 2006; Cin, 1974; Behar, 1996; Aytaç, 2007) tartışarak birleştirdim.

İlerleyen bölümlerde nüfus düzenlemelerinin tarihine bir girişten sonra iki düzenleme evresinden, devletin toplumu aile büyüklüğü üzerinden düzenlediği iki temel yaklaşımdan bahs edeceğim.  Birincisi pronatalist dönem: savaş sonrası yanmış, tükenmiş bir toplum yeni cumhuriyete geçerken keskinleşen, ama aslında Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde başlayan bir strateji olarak ele alacağım.  İkinci strateji, günümüzde aile planlaması denilince akla geleni ifade eder: gebeliği önleyici tedbirlerle sağlanan nüfus planlaması.  Üçüncü ve sonraki bölümlerde sadece kaba hatları ortaya koyulacak olan bir üçüncü evreden söz ederek, AKP iktidarının yardımcı üreme tekniklerine (ART) ilişkin yaklaşımını ve “en az üç çocuk yapın” söylemini kısaca analiz eden ve bio-iktidar çerçevesinde değerlendirmeye çalışacağım.



Nüfus Düzenlemelerinin Tarihi 

Devletin nüfus üzerine politika belirlemesi küresel modernleşme hikayelerinin önemli bir parçası olmuştur. On dokuz ve erken Yirminci yüzyılların yoğun savaş gündeminin getirdiği nüfus artışı isteminin ardından, altmışlı ve yetmişli yıllarda başlayan az çocuk doğurulması çağrısı geldi. Bu döngü bir yandan istenilen milli nüfusun çoğalabilmesi umuduyla, öte yandan da negatif-öjeniyle, yani “arızalı” yani hasta ve istenmeyen milliyetlerden ve ırklardan olanların da çoğalmaması niyetiyle başlamıştı (Öztan, 2006; Pfeffer, 1993: 13-17, 22).  On dokuzuncu yüzyılın sonunda şekillenmeye başlayan ve Yirminci yüzyılın başından itibaren rağbet gören bu söylemin ırkçı niteliği, dünyada yükselen faşist akımlarla beraber ortaya çıkmıştı ama zamanla, tıp kurumunun da işbirliğiyle ırkçı görüntüsü özenle temizlendi (Pfeffer, 1993: 23).  Bu esnada Hindistan gibi ülkelerin nüfusunun kontrolü konusunda kimse endişelenmiyordu çünkü

özellikle bebek ölümleri sebebiyle söz konusu artış oldukça yavaştı (Pfeffer, 1993: 19).  Aynı şekilde bebek ölümlerinin bekar kadınlar ve alt sınıf işçilerin çocuklarında daha fazla olması Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yıllarında da ölen bebeklerin ölmeseler zayıf karakterli, dejenere kimseler olacağına inanan doktorları pek üzmüyordu (Güvenç-Salgırlı, 2009: 75).

182


Aslında Yirminci yüzyılda önleyici tıpla milliyetçi öjeninin, sağlığın peşinden gitmek ile sağlıksızlıktan kurtulmak arasındaki çizgilerin belirsizleştirilmesi bu alana da aksetmişti (Rose, 2001). 1960'lardan itibaren “gelişmekte olan” ülkelerin nüfus artışı, İngiltere gibi 1930'lardan itibaren düşük doğum ve ölüm oranlarını gelişmişliğinin madalyası yapmaya başlamış olan ülkeler için endişe vericiydi.  Gerçi Hindistan ve Çin gibi ülkelerin hükümetleri 1950'lerin ortaları gibi erken tarihlerde aile planlaması politikalarını yürürlüğe koymuştu (Agyei, 1988: 2-3) ama “bilim” yine imdada yetişti ve aile büyüklüğü, bir ülkenin siyasi ve iktisadi gelişmişliğinin derecesini ölçmekte kullanılmaya başlandı (Pfeffer, 1993: 23; Agyei, 1988: 1). 

Bedenlerden kopuk görünen istatistik ve objektif görünen hukuk ve tıbbın kadın bedenlerine, özellikle de siyah kadın bedenlerine, sömürge ülkelerden kadınların bedenlerine, istenmeyen etnik kimliklerle özdeşleşen kadın bedenlerine ve yoksul kadınların bedenlerine olan baskısı herbir yeni gelişmeyle daha da arttı (Harris, 1990; Crenshaw, 1993; 1989; Fineman 1992, 1991). Nüfusun artmasının istendiği üreme-yanlısı (pronatalism) dönemlerde bile yer yer nüfus artışı kısıtlanan bu gruplar üreme-karşıtlığına (antinatalism) dayanan ırkçılığın nesnesi oldular. Bu iki eğilim de devletin kadınları düzenlemesinin bir yoluydu. Feminist hukuk teorisinin genel hatlarını çizen Fineman (2005; 1995) bu teorinin, büyük hukuk teorisinin her şeyi kapsama hırsı karşısında feministlerin teori ve pratiği beraber yürütmesinden dem vurdu (Fineman, 2005: 14, 19). Bu beraberlik bilinen kamusal özel ayrımlarının hukuk alanında da yıkılmasını gerektiriyordu ve hukuk teorisinde biyopolitika kavramının kullanılmasına giden yolda bu ayırım öyle bir sorgulandı ki devletin doğumları düzenlemek yoluyla, kamusallığın en soyut noktası gibi görünürken, özel alanın en dip noktasına yerleştirilen kadınların rahimlerini düzenliyor olduğunun farkına varılabildi (MacKinnon, 1983: 656; Fineman, 2005 :21, Miller 2007: 350-352; Parla, 2000: 66). 

Kadınların bedenlerinin bir devlet aygıtı haline gelmesi, ya da makineleşmesi olarak adlandırabileceğimiz bu süreç bazen çok doğrudan ve görünür yollarla, nüfus politikaları bağlamında ise daha alttan alta yürüyordu. Üstelik bazen kadınların lehineymiş gibi görünen gelişmeler bu makineleşme sürecinin parçası olabiliyordu. Örneğin aile planlaması çalışmaları kadınlara kendi hayatlarında seçime dayanan bir özgürlük vadederken bir yandan da uygulanış şekilleriyle onları, örneğin öjeni “ilminin” parçası haline getirebiliyordu.

183


1840'larda İngiltere'de doğan sosyal tıp, Yirminci yüzyıl başında Amerika'da Halk Sağlığı Hareketine dönüşecekti (Soyer, 2005: 15-17).   Daha sonra girişilen aile planlaması serüveni de tıbbın sosyal yönüyle yeni bir işbirliği olarak başladı ama bir yandan  toplumla daha doğrudan bir bağ kurarken, öte yandan bu bağın şaibelerini savamadı.  Gittikçe daha çok kurumsallaşan ve bürokratikleşen profesyonelizmle devlet arasındaki ilişkinin tıp boyutunun, aile planlaması pratikleriyle yeni bir boyut kazandığı aşikardı. Kuşkusuz bu bilimsel yaklaşımlar sömürgeciliğin antropolojiyle olan flörtünde, yukarıda sözünü ettiğimiz ırkçı teorilerin ortaya çıkışında da etkili olmuştu (Asad, 1973).  Ama aile planlaması fikri gibi görünürde milliyetçi saiklerden temizlenmiş çalışmalar belki çok daha çetrefilli idi.  Zira aile planlamasıyla bir yandan yüksek doğum ve ölüm oranları dengelenebilecek, anne ölümleri önemli oranda azaltılabilecekken, öbür yandan sömürgeci ülkelerin her kılığa girmiş sömürgeleştirme politikaları burada da kendisine daha temiz ifade alanları bulacaktı.  Mesela tıp, böylece aydınlanma ile beraber kendi tarihini de yazarken, sömürgeciliğin sömürülen ülkelere demokrasi, eşitlik vs. götürme ideallerini temizlik ve sağlık götürme fikriyle bütünleyecekti (Foucault, 2003: 33).


Osmanlı İmparatorluğu ve Cumhuriyetin İlk Yıllarında Nüfus Düzenlemeleri

Önce çokeşlilik tartışmaları, daha sonra da vatana asker yetiştirmek söylemi üzerinden, savaşlarla azalan nüfusu çoğaltmaya yönelmiş olan Osmanlı İmparatorluğu ve Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yılları benzer bir yaklaşımın içinde yer alıyordu. 1926'da Medeni Kanunun kabulü tartışmaların eksenini ikinci tip vurguya kaydıracak ama amacı değiştirmeyecekti.


A. Osmanlı İmparatorluğu’nda Nüfus Düzenlemeleri ve Hukuku Aile Kararnamesi

Sömürgeciliğin şahlandığı, Avrupa merkezli bir dünya sisteminin kurulduğu, antropoloji ilminin ilerlediği, oryantalizmin “öteki”sini kütüphanelerden hayal ederek yarattığı geç On sekizinci yüzyıl ve On dokuzuncu yüzyıl boyunca, Osmanlı İmparatorluğu’nda geliştirilen nüfus politikaları daha çok daralan bir nüfuz alanı çerçevesinde, bu daralan çekirdeğe yeniden ve yeniden göç eden Müslüman nüfusunun yerleştirilmesi şeklindeydi (İnalcık ve Quataert, 1997: 647, 793).  Bu anlamda bugünkü nüfus politikalarından elbette farklıydı.  

Yine de, Osmanlı İmparatorluğu’nun Fatih Sultan Mehmet'le en şaşaalı devrine girmesi de, On altıncı yüzyıldan itibaren modern bir devlet olma yoluna girmesi de, nüfus politikalarıyla gerçekleşmişti (İslamoğlu-İnan, 2004: 114; Abou-El-Haj, 1992). 

184


On beşinci yüzyılda padişahların evlendikleri güçlü kadınlardan, örneğin Bizans ya da beylik hükümdarlarının kızlarından değil de sadece fethedilen yerlerden getirilen cariyelerden çocuk sahibi olmaya başlamaları gücün artık bölünemeyecek olması anlamına geliyordu. Göçebelerin Osmanlı devleti tarafından yerleştirilmeye ve vergilendirilmeye çalışıldığı On altıncı yüzyılda ise gücün merkezileşmesi önemli idi.  

Osmanlı İmparatorluğu zamanında nüfus meselesi, bugün anladığımız anlamda üzerinde durulan bir konu olmamıştır. Bu dönemde imparatorluk arazisinin genişletilmesi ya da korunmasına bağlı olarak-özellikle askeri güçle ilgili-fazla nüfus isteği ve aynı zamanda tarihinin derinliklerinden gelen geleneksel bir inançla büyük ve kalabalık aile sahibi olma arzusu vardı (Fişek, 1967). 

Aynı anda hem Osmanlı İmparatorluğu’na hem de, altmışlı yıllar alt sınıf Türkiye ailesine atfedilen bu arzu, söz konusu aile tipinin Osmanlı İmparatorluğu’ndan beri değişmemiş olduğu, yani hala geleneksel (modern-karşıtı) olduğu düşüncesinin bir yansımasıdır. Ne var ki, bu değişmezliğe kanıt olarak gösterilen ve Osmanlı yazarların kitaplarından, romanlarından ve hatıralarından ipuçları edindiğimiz büyük aile tipi, bu yazarların çok büyük bir çoğunluğu gibi elit ailelerin bir özelliğiydi (Fatma Aliye, 2002; Adıvar, 1998).  Yani nüfus politikalarının tarihi üzerine yazılmaya başlandığı anda Osmanlı İmparatorluğu’na atfedilen geniş aile tipi, İstanbul'da bile pek yaygın olarak bulunmamaktaydı (Behar, 1996; Duben ve Behar, 1996).

Öte yandan On dokuzuncu yüzyılda imparatorluk da çok büyük değişimlerden geçiyor, örneğin artık tıp alanında da başka bir çok Avrupai ürün gibi, var olan şifa arayışlarının yerini Avrupa menşe'li klinik alırken (Ze'evi, 2005: 46, 123-4) kanunların dili de değişiyordu. Kısacası yeni tıp ve hukuk profesyonelleri devletle günümüze değin sürecek işbirliklerine başlıyorlardı. Kadınların artık  başka şifacı kadınlar tarafından değil kliniklerde tedavi edilmesi sürecine girilirken, On sekizinci yüzyıl sonundan itibaren devlet de kadınlara erkekler yoluyla değil doğrudan düzenlenmesi gereken bireyler muamelesi yapmaya başlıyordu (Akşit, 2005: Bölüm 2). Bunun iki anlamı vardı: bir yandan kadınlar devletçe muhatap kabul ediliyor, bir yandan bunun bedeli ağır oluyordu. Miller'a göre bu süreç Tanzimat'ta başlayıp Yirminci yüzyıla kadar sürdü, ve toplumsal cinsiyet, liberal devletin kendisini kurarken dayandığı en önemli direklerden biri oldu (Miller, 2007: 357).

185


Kürtaja ve fahişeliğe ilişkin kanunlar kadınların bedenlerinin bir devlet aygıtı haline geliş sürecinin kendisini en çok belli ettiği alandı. Yeni kanunlarla kadınlar sadece devletin parçası olarak tanımlanmakla kalmıyor, cinsellik erkeklerden uzaklaştırılırken kadınların bedenlerine yerleştiriliyordu (Miller, 2007: 358). Örneğin kürtaj daha önceki Hanefi yaklaşımca daha sınırlı bir şekilde düzenlenirken (Hatem, 1997: 72)--kadınların eşlerinden izin alması gerekmiyor, ilk dört aya kadar kürtaj bir sorun olarak görülmüyor--1859 Ceza Yasasıyla yasaklanıyor, kadınların rahmi kendilerine ait olmaktan çıkıp adeta devlete ait kılınıyordu (Miller, 2007: 359-361). Bu gelişmeler bir yandan fahişeliğin ve cinselliğin de yeniden düzenlenmesini berberinde getiriyordu (Wyers, 2008). 

1835 itibariyle kuruluşu tamamlanan ve çoğunlukla Dahiliye Nezaretine bağlı kalacak olan Nüfus-u Umum İdaresi, Ceride-i Nüfus Nezareti adı altında millet ve lonca liderlerini nüfus memuru olarak görevlendirirken (Shaw, 1978: 326-328) vatandaşların varlığını da yeniden tanımlayacak temelleri atıyordu. 1835, 1838, 1844, ve 1857 tarihli sayım raporları (Shaw, 1978: 327), II. Abdülhamit döneminde, 1878 Sicill-i Nüfus Nizamnamesi'yle yeni bir biçim aldı. Nizamname artık kadınları da muhatap alıyor ve sayıma katıyordu (Shaw, 1978: 332). Mıgırdıç Efendi nüfus-u umumu tespit edecek olan ekipte Ermeni milletinin iyi temsil edilmesini sağladı, elemanlarını Avrupa'ya öğrenime göndererek yetiştirdi (Shaw, 1978: 334). Gerçi 1900 ve 1902'deki değişiklikler ve 1914'de yayınlanan kanun, ilk nizamnamenin hükümlerini fazla değiştirmeden tekrar etmişti ama 1914'ü izleyen yıllarda Osmanlı nüfusu daha da çok değişti.                           

1914  Sicill-i Nüfus Kanunu'na göre Müslüman ve gayrı-Müslüm cemaatlerde sadece o zamana kadar alışılageldiği gibi evlilik değil, çocuk doğumları ve boşanmalar da kayda alınıyor ve öncekinden farklı olarak doğrudan Sicill-i Nüfus memuruna bildiriliyordu (Madde 29). Kanunun ilk maddesi herkesin kendisini kaydettirmekle yükümlü olduğu ile ilgiliydi ve Madde 13'te “kendini nüfusa kayıt ettirmemiş zükur ve inas yirmi beş kuruştan elli kuruşa kadar cezayı nakdiye mahkum olurlar” derken kadın ve erkek ayrı ayrı belirtiyordu. Bu ve benzeri denetime dayanan modernlik gereçlerini geliştiren İttihat ve Terakki de, son Sicill-i Nüfus Kanunu’nu müteakiben çıkardığı Hukuku Aile Kararnamesiyle, elbette nüfus artışının öneminden de bahsedecekti. Gerçi kararname laikleşmenin bir vesikası olarak değerlendirilse de var olan farklı dini müeyyidelerin biraraya getirilmesinden başka pek az işlevi vardı.  Yine de, gerek farklı mezheplerin gerekse farklı dinlerin hukukunun aynı başlıkta toplanması önemli bir merkezileşme işaretiydi.  

186


Bu çizgide düşünülünce, Hukuku Aile Kararnamesinin, her ne kadar yasaklamak fikri dile getirilmişse de zaten İstanbul'da çok yaygın olmayan çokeşliliği yasaklamamasında şaşılacak bir şey yoktu:

Taaddüd-i zevcenin vâcibattan olmayıp umuri caizden olmasına ve umûri caizede veliyy ül emrin tasarrufa salâhiyyeti kaidesi müsellemattan bulunmasına binaen taaddüd-i zevcenin men'edilmesi ve hiç olmazsa ilk zevcenin rızasının şart kılınması lüzumu vârid-i hatır olmuş ise de şer'i şerifin taaddüd-i zevceye müsaadesi fuhşun men'i ve nüfus-i ehalinin tezyidi gibi nice esbab ve mesalihe müstenid olup kadınların erkeklerden ez'afi müzaafe ziyade olduğu hali hazırda taaddüd-i zevcenin cevazına olan ihtiyaç...

Daha ilginç olan, çok eşliliği neden tamamen yasaklamadığıydı.  Nüfusun artırılması, fuhşun önlenmesi ve kadın sayısının erkeklerden fazla olması gibi sebeplerle kararname, sadece evlenme sırasında, varolan eşin üzerine evlenmemek ve evlendiği surette kendisi veya ikinci kadın boş olmak şartının yazılabilmesi yeniliğini getirmişti (Cin, 1974: 301). Kısaca, İttihat ve Terakki’nin milli bir nüfus yaratma çabası sadece Teşvik-i Sanayi kanunlarıyla, Tehcir Yasasıyla ya da, örneğin Yanya'ya Müslüman nüfus aktarımıyla (BOA 1326) değil çok eşlilikle de sürdürülmeye çalışılıyordu. 



B. Cumhuriyetin İlk Yılları 

1917 senesine ait Hukuk-u Aile Kararnamesi muhafazakarların ve azınlıkların tepkileri sebebiyle pek kısa bir süreyle -iki yıl, 20 Ramazan 1337/19 Haziran 1919'a kadar- yürürlükte kalacak olsa da, Ankara'da kurulan meclis ve Ankara hükümeti kararnameyi neredeyse hiç değiştirmeden--mesela çok eşlilik meselesi aynı kalacaktı--1926 senesine değin kullanmaya devam etti (Cin, 1974: 305-310).  İsviçre Medeni Kanunu'nu model alan yeni hukuk sistemi ise, çok eşliliğe son verirken nüfus artış politikalarına devam edecekti. Üstelik bu sefer çok-eşliliğin devam ettirilmesi gibi bu konuda etkililiği tartışılır yöntemler yerine tıp fakülteleriyle el ele vermek bu yaklaşımı daha da güçlendirecekti.

1926'da 1889 İtalyan Ceza Yasası devralınırken kürtaj gibi hususlarda sekülerleşen katolik hukukunun sıkı denetimi de devralınmış oluyor, 1938'de ise bu gibi maddeler İtalya'da 1930'da şekillenen Codici Rocco'nun “Irkın bütünlüğüne ve sağlığına karşı cürümler” bölümüyle değiştiriliyordu (Miller, 2007: 362).

187


Artık kadınlar kürtaj olarak ya da zina yaparak sadece ırkın bütünlüğünü ve sağlığını değil, “Adabı umumiye ve nizamı aile aleyhinde cürümlerformülasyonuyla (Miller, 2007: 369) kamu ahlakını ve ailenin temelini de sarsabiliyordu. Yani kadınların bedenleri devletin ve ailenin kesiştiği noktayı sağlamlaştıran önemli birer aygıt haline gelmişti. Namus da bu önemi kapsayacak şekilde devlet tarafından yeniden tanımlanmıştı (Koğacıoğlu, 2004; Miller, 2007: 372). Mesela her ne kadar çocuk düşürmek engellenmeye çalışılıyorduysa da bu eğer namusu kurtarmak adına gerçekleştiriliyorsa--yakın zamana kadar sürecek bir şekilde--ceza hafifliyordu. 

Daha 1920'lerden itibaren Sıhhiye ve Muavenet-i İçtimaiye Vekaleti eliyle kurulan müesseseler ve 1945'ten itibaren kurulmaya başlanmış olan Halk Sağlığı ya da Nüfus Etütleri gibi bölümler işi sadece hukukçulara bırakmıyor, yapılan araştırmalarla, belirlenen politikaların isabetliliğini artırıyordu (Kahya, 2000: 404-5; Özbay ve Shorter, 1968; Toros, 1975).  Ne var ki bu politikaların uygulayıcılarını bulmak zor işti (Toros, 1975: 4). Tıp ve hukuk kurumları ve sosyal bilimlerin kesişimselliği arasında asılıp kalan uygulayıcılar bir yandan kendilerini milliyetçi saikler konusunda savunma yapmak durumunda hissederken, bir yandan da gelişmişliğin tesisi için çalışmalarına devam ettiler (Toros, 1975: 2-4).  


Doğurganlığın Düşürülmesi

1 Nisan 1965 tarihli ve 557 sayılı nüfus planlaması hakkında kanun 1920'lerin doğurganlık politikalarını tersine çevirdi, halen yürürlükte olan 24 Mayıs 1983 tarihli ve 2827 sayılı kanun da bunu perçinledi (“Nüfus Planlaması Hakkında Kanun,” 1965; 1983; Toros, 1975: 9; Fişek, 1967). DPT’nin kuruluşundan sonra hazırlanan planın ekonomik büyüme hedefini yakalamak nüfus artış hızının düşürülmesine bağlıydı. Bu minvalde nüfus kontrolü nüfus düzenlemeleri için önemli bir anahtar kelime haline geldi. Böylece ikinci ve yeni bir döneme girilmişti ama kadınların bedenlerinin makineleşmesi aynı süreklilikte ve artan bir hızda devam ediyordu. 

Bu ikinci dönemle gelen en büyük problem aile planlamasının, yani bu yıllarda nüfus artışının kontrol altına alınması niyetinin tek tek ailelere daha iyi bir hayat getirebilecek olması değildi.  Buradaki problem, aslında nüfus artışının desteklendiği dönemlerde de telaffuz edilen ama bu yeni antinatalizm döneminde ön plana çıkartılan bir şekilde istenmeyen milliyetlerden, eğitimsiz ve alt sınıf  kadınları “çocuk yapmaya” ehil görmeme problemiydi.  Doktorların kadınları ve bedenlerini çocuksulaştıran ve önemsizleştiren yaklaşımlarının bir devamı bu anlamda toplumsal yönleri ile ele alınmaya çalışılan tıp meselelerinde de ortaya çıkıyordu.  “Binlerce yıllık bir yaşam tipini miras almış bir topluma da aile planlaması kavramını sunmak ve bu yeni tip yaşam tarzını hazmettirme(nin) yavaş yavaş olabilecek” bir iş olduğunu söyleyerek Kibele heykelcikleriyle Anadoludaki kadınlar bir tutuluyor, hayatın köylerde değişmediği düşünülüyor ve ilan ediliyordu (Toros, 1975: 5). 

Bu dönemde Nusret Fişek (1914-1990) gibi halk sağlığına önem veren tıpçılar hem sağlık hizmetlerinin sosyalleştirilmesi hem de aile planlaması ile ilgili çalışmalar yürüttüler.

188


Bu bölümün girişinde sözü edilen kanunları getiren ve 1960 askeri darbesini takip eden 12.1.1961 tarihli ve 24 sayılı Sağlık Hizmetlerinin Sosyalleştirilmesine Dair Kanun gibi kanunlar da bu çalışmaların birer ürünüydü. Fişek’e göre doğum kontrolünü yasak olmaktan çıkarmak, istenmeyen gebeliklerinden kurtulmaya çalışırken ölme ve kısır kalma riskiyle karşılaşan kadınların hakkı idi. Yani kadın sağlığını kadın hakları ve dolayısıyla insan hakları çerçevesinde ele almıştı. 

Kısacası doğum kontrol yöntemleri sunmayı, istenirse kullanılabilir hale getiren ama zorunlu kılmayan, devlet eğitiminden bağımsız annelik bilgisini hiçe saymayan bir anlayışın da darbe sonrası dönemde ortaya çıkması durumu karmaşıklaştırıyordu. Bu ikinci çerçevede sunulabilen aile planlaması pratikleri toplumun farklı kesimlerine kısa zamanda etki edecekti. Mesela “gebeliği önleyici metotlardan haberdar etme” misyonu da bu başarıya haizdi (Toros, 1975: 114; Özbay ve Shorter, 1968: 13).  Yine de Türkiye, paralel bir tarihi seyir izleyen Orta Doğu devletleri arasında bilgilendirme amaçlı aile planlamasından değil, DPT prensipleri doğrultusunda doğurganlığı düşürme amaçlı aile planlamasından yana olan tek ülke olarak anılmakta (Agyei, 1988: 5).

Özetle köylerle şehirler arasında aşılması güç sınırların olduğu 1920'lerden 1965'e kadar pronatalizm egemenken, bu sınırların hızla dönüştüğü 1950’lerden itibaren antinatalizm tam yol ilerlemişti. İlk dönemde “düşük ve gebeliği önleyici ilaç ve araçların satılması, kullanılması ve bu konuda eğitim ve propaganda yapılmasının yasaklanması, altı çocuktan fazla çocuklu annelere ödül ve madalya verilmesi gibi konular” yasalarda yer almıştı, hatta herhangi bir doğum kontrol yöntemi kullanmak yasaklanmıştı. 1950'li yıllarda bir yandan arzu edilen nüfus artışı sağlanıp öte yandan da söz konusu köy-kent sınırları belirsizleşince, bu yasakların kaldırılması önemsenmeye başlamış, ama bu sefer de aile planlaması sadece nüfusun -devlet tarafından, profesyoneller eliyle- kontrolü olarak tanımlanmaya başlanmıştı (Cumhuriyet Halk Fırkası Programı, 1931: 33;  Fişek, 1967; “Nüfus Planlaması Hakkında Kanun,” 1983; Türkay, 1962;   Güriz, 1971: 14).  Halk, en iyi halde, gebeliği önleyici yöntemleri bilmeyen, küçük aile normunu kabul etmeyen ya da doğum kontrolü için çaba harcayacak kadar motive olmayan ve eğitilmesi gereken bir homojen kitle olarak görülüyordu. Programı yürütmekle sorumlu hekimlerin büyük çoğunluğu halk eğitimine gereken önemi vermedikleri için bu işbirliğindeki çatlaklar bu işe gönül vermiş doktorlar tarafından başından beri tespit ediliyordu (Fişek, 1967; Fişek, 1966).

Yine de, 1958 yılında Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı, üniversite profesörleri, Adli Tıp yetkilileri ve Türk Jinekoloji Derneği uzmanlarının önerisi doğrultusunda yasalardan doğum kontrolünü yasaklayan hükümlerin kaldırılmasını Adalet Bakanlığı’ndan talep etti (Güriz, 1971: 26).

189


Ne var ki bu hükümlerin yürürlüğe girmesi ancak 1960 yılındaki 27 Mayıs Darbesini izleyen aylarda Devlet Planlama Örgütü’nün kurulmasıyla aile planlamasının Beş Yıllık Kalkınma Planına alınması beş yıl süren uğraşlar sonucu mümkün olacak ve 10 Nisan 1965 tarihli Nüfus Planlaması Yasası çıkacaktı.  Adalet Partisi hükümeti de 10 Şubat 1967 plan stratejisi kararıyla bu “liberal” eğilimi devam ettirdi (Nüfus Etütleri Enstitüsü, 1978: 11; Fişek, 1967; “İkinci Beş Yıllık Kalkınma Planı,” 1967).  1968-1972 planı her sene kadın nüfusunun yüzde beşine ulaşma hedefi koyacak, 1973-1977 arası için yapılan üçüncü plansa Ana-Çocuk Sağlığı kavramı ile aile planlaması kavramlarını birleştirmeyi hedefleyecek ama başarısız olacaktı (Nüfus Etütdleri, 1978: 12).

Bu gelişmeler olurken bir yandan da karşıt görüş iyice yerleşmiş ve 1971 yılında Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatılan Milli Nizam Partisinin nüfus planlamasını kesinlikle reddettiğini nüfus siyaseti programının 94. maddesinde açıklamıştı:

Kökü dışarda olan kozmopolit ve gayrimilli teşekküllerin manevi istila hareketlerine muvazi olarak maddi sahadaki bir tatbikatı olmak üzere girişilen ve “aile planlaması, nüfus siyaseti, doğum kontrolü, gebeliği önlemek, istediği kadar çocuk yapma hürriyeti” adları altında yürütülen milli gelişmeyi engelleme hareketinin şiddetle karşısındayız (Güriz, 1971: 35-36;  Milli Nizam Partisi Program ve Tüzük, 1970: 32, 33).


Radikalliğiyle ve marjinalliğiyle adeta söz konusu ettiği politikaları güçlendiren bu gibi çıkışların günlük yaşamın parçası haline gelmesi artık düzenlenen nüfusun milli bir kimliği de kapsıyor olduğu anlamına geliyordu. Demek ki içine girilen yeni aile planlaması paradigması, On dokuzuncu yüzyılda olduğu gibi gelişmişlikle milliyetçiliği beraber elde etmeye çalışırken bedenleri araçsal kılan siyasi projelerin benzeri araçsallık hayalleriyle çakışıyordu. 1965 seneli kanunun yerine gelen ve kadınların hayatını tehlikeye atan düşükleri düzenleyen, bir önceki kanunu günün şartlarına uyarlamakla yetinen Mayıs 1983 tarihli ve 2827 sayılı Nüfus Planlaması Hakkında Kanun, başka her türlü siyasi projeyi bertaraf ederken bedenleri araç olarak kullanmanın devletin tekelinde olduğunu gayet kesin bir dille hatırlatıyordu:

Madde 2 - Nüfus planlaması, fertlerin istedikleri sayıda ve istedikleri zaman çocuk sahibi olmaları demektir.

Devlet, nüfus planlamasının öğretimi ile uygulanmasını sağlamak için gerekli tedbirleri alır. Nüfus planlaması gebeliği önleyici tedbirlerle sağlanır.

Gebeliğin sona erdirilmesi ve sterilizasyon, Devletin gözetim ve denetimi altında yapılır.

Bu Kanunun öngördüğü haller dışında gebelik sona erdirilemez ve sterilizasyon veya kastrasyon ameliyesi yapılamaz.


Ne var ki bu kararlı dil aynı zamanda çelişkiliydi de: ilk paragrafla ikincisi özneleri bakımından--fertler ve devlet--çelişiyordu.  Gebeliği önleyici tedbirlerle sağlanan nüfus planlamasının isteyenin istediği kadar çocuk sahibi olmasını engelleyici bir tarafı vardı.

190


Üstelik doğurganlık ortalama aile için verili kabul edilmişti.  Çocukları olmayan ve gelişen teknoloji doğrultusunda bu ikinci tip aile planlamasını talep eden vatandaşlar halihazırda devlet tarafından bir ölçüde desteklense de kanundaki ifade bunu kapsamıyordu.  Zaten üçüncü paragrafta devletin gözetim ve denetimi vurgusu planlamadan çok kontrol boyutunun altını çiziyordu.  Dördüncü  paragrafta 1920'lerdeki pratiklerden kurtulma amaçlanırken, şişle çocuk düşürme ve saire gibi gerek kadınların hayatına ya da sağlığına gerekse ve eğer düşmediyse bebeklerin sağlığına mal olan pratikler sanki önce geçerli olan ve her türlü doğum kontrol yöntemini yasaklayan kanunun bu pratiklere katkısı yokmuş gibi kadınların hatalarına bağlanıyordu. Nüfus politikalarının kendisini apaçık gösterdiği alan olarak hukukun yaşama müdahale edebilmek, daha çok da kontrol edebilmek için bedeni nasıl esas aldığı bu hata atfında ortaya çıkıyordu. Hukuk böylece kadınların bedenlerini hukuki metinlerde yeniden kuruyor ve onlara yeni görevler atfedebiliyordu (Saygılı, 2005: 337). 

Zaten bu önceki kanunu yok saymak ve azgelişmişlikle doğurganlığı birleştirmek, değişiklik hiç olmamışçasına, devlet her zaman aile planlamasını savunurmuş, bu doğasında varmışçasına hareket etmek ve faturayı kadınlara kesmek (İlkkaracan, 2008), sadece kanunun değil nüfus planlamasına katkıda bulunan literatürün en başarılılarının bile önemli bir parçasıydı:

Doğurganlık düzeyi sosyal ve ekonomik gelişmişliğe bağımlıdır. Doğu illerinde doğurganlığın yüksek oluşunun nedeni az gelişmişliktir. Bu bölgede sosyal ve ekonomik gelişme programlarına hız vererek fazla çocuklu olmanın aileye güç değil, yük olacak düzeye eriştirilmesi önemlidir. "Fazla çocuk yapmayın" sloganıyla yapılacak bir kampanya ters tepki yapabilir. Ana ve çocuk sağlığını korumak amacıyla doğumlar arası aralığın en az iki yıla çıkarılması için gebeliği önleyici yöntem kullanmanın yaygınlaştırılması daha uygun bir yöntemdir (Fişek, 1986).


Yakın Tarih

2008 yılında ülkenin başbakanının 8 Mart Kadınlar Gününde kadınlara “En az üç çocuk yapın” konulu bir çağrı yapması nüfus düzenlemelerinin doğrudanlığına karşı yerleşen tepkiyi dile getirmeyi amaçlıyor ama nüfus düzenlemeleri açısından yeni bir dönemin başladığını da haber veriyordu (Çetik vd., 2008).  Bu cümle 2008 yılında sarf edilse de yeni eğilim 2007 yılında şekillenmeye başlamıştı.

191


Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik “sahip olduğumuz genç nüfus aslında bir avantaj olması gerekirken bir dezavantaj olarak karşımıza çıkmıştır” derken Sağlık Bakanı “aile planlaması” kavramı yerine “üreme sağlığı” kavramının kullanması gerektiğini, insanlara, zorla “sen çocuk yapmayacaksın” denemeyeceğini söylemişti (Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurul Tutanağı, 2007).  Sağlık Bakanı Recep Akdağ aile planlaması kavramının kendisi ve temsil ettiği kitle için çocuk yapmama emri anlamına geldiğini ifade ederken başbakanın 2008 beyanı için gerekli zemini hazırlamış ve AKP'nin farklı etnik kimlikten geniş kitlelerden oy toplamasına sebep olan bir kaygıyı açık seçik dile getirmişti. Ne var ki, aynı zamanda içinde yer alınan ve On dokuzuncu yüzyıldan beri süregelen siyasa bu kaygıların dile getirilmesiyle değişmiyordu  (“Her Ailenin 3 Çocuğu,” 2008).  Başbakan Tayyip Erdoğan başka bir konuşmasında devlet ve millet arasındaki ayrımın ortadan kalktığına vurgu yapsa da devlet ve toplum arasında var olan ve birincisinin ikincisini araçsallaştırdığı işbölümünün nasıl değişebileceğini düşündüğüne dair bir şey söylemiyor (“Kardeşlik Ruhunu,” 2008).  Bir yandan yeni sigorta kanunlarıyla, özellikle çalışan ve çocuk sahibi kadınların tek çocukları bile olsa altından kalkamayacakları düzenlemeler getirirken bu öneri tepkiler yaratıyor, ama diğer iki devlet politikası ile aslında benzeşiyor (Türk Tabipler Birliği, 2008).  

Üçüncü bir aile planlaması dönemine geçiliyor olduğunun ipuçları olan bu haberler, kaçınılmaz olarak yeni teknolojilerin devlet politikalarında doğrudan yer almasıyla da bütünleşiyor. Çok çocukluluğun olduğu gibi tüp bebeğin desteklenmesi, ya da son günlerde “Türk soyunu korumak için bankadan bebek yapana üç yıl hapis” gibi başlıklarla verilen  6 Mart 2010 tarihli Üremeye Yardımcı Tedavi Uygulamaları ve Üremeye Yardımcı Tedavi Merkezleri Hakkında Yönetmelik (ÜYTE Yönetmeliği) bu bütünleşmenin örnekleri. Her ne kadar bu gibi yeni yönetmelikler bu yazıda belirtilen çerçevenin bir devamı niteliği taşısa da, “Türk soyunun korunması” gibi provokatif ifadeler artık bu gibi yönetmeliklerde yer almamaktadır. Ne var ki yönetmeliğin mimarlarından Sağlık Bakanlığı Tedavi Hizmetleri Genel Müdürü Doç. Dr. İrfan Şencan’ın verdiği röportajlarda (Aydın, 2010; “Tüp bebeğe sınırlama,” 2010) “Türk soyunun korunması” prensibinin Türk Ceza Kanunu’nda var olduğunu iddia etmesi, geçmişle kurulacak olan bu bağlantıyı sağlamlaştırmaktadır. Halbuki Türk Ceza Kanunu, Sekizinci bölüm, Aile Düzenine Karşı Suçlar başlığında ele alınan “Çocuğun soybağını değiştirme” konusu “Türk soyunun korunması” üzerinden değil, Madde 231’de belirtildiği gibi “Bir çocuğun soybağını değiştiren veya gizleyen kişi”nin cezalandırılmasıyla ilgili olarak kullanılmaktadır. Yani ÜYTE Yönetmeliği, Altıncı Bölüm “Yasaklar ve Sorumluluklar ile Denetim ve İdarî Müeyyide” başlığı Madde 18/5, 6, 7 ile sadece yabancı ülkelerde sperm bankasından alınacak spermlerle hamile kalmak değil, “Türk” olduğu iddia edilen spermlerle hamile kalmak da düzenlenmektedir. Bu da Türk soyunun korunmasından daha çok, yeni nüfus politikalarında mevcut hükümetin biyopolitik iktidarını sağlamlaştırmasına yorulmalıdır. Zaten aynı müeyyidenin devamı olan 18/8 de embryo transferini sayıca kısıtlayarak başarısının bir kısmını kadınların rahimlerinin deney tüpü gibi kullanılmasına bağlı olarak sağlayan Üremeye Yardımcı Tedavi Merkezleri’nin bu başarısını sınırlamakta, ama bu kısıtlamayı sağlarken kadınlara kulak vermeyerek de bu sefer de aynı rahimleri sahipleri olan kadınların olarak değil devletin olarak tanımlamaktadır. 

192


Devlet örneğin kısırlık tedavilerini desteklese de söz konusu tedavileri istedikleri kadar ve daha çok kontrol edebildikleri şartlar altında almak isteyenler kuşkusuz yoksullar olmayacaktır.  Bu gelişme de AKP'nin kendi makbul vatandaşını yaratması sürecinin bir parçası olarak düşünülebilir ve bakabileceği kadar çocuk yapması beklenen vatandaşlar üstünde bir baskı anlamına gelebilir (Michie ve Cahn, 1997).  Eğer amaç kadınları güçlendirmek ve seçme şanslarını arttırmaksa, yeni sömürü alanlarında da mücadelenin devam etmesi gerekir (George 2008). Zira bu gelişmelerin bizi, cinselliğin hukuk dilinde üretilip bedene nüfuz etmek için kullanıldığı bir teknik ve stratejiler bütünü olarak bio-iktidarın alanına bir önceki aile planlaması paradigmasından çok daha fazla soktuğu söylenebilir.  Bir yandan toplumda halk için halka rağmen popülizmine karşı biriken tepkilerin sözcüsü olurken öte yandan da kapitalizmin her türlü gelişmesine önem veren AKP hükümeti için de uygun bir stratejidir.  Özetle, kadınların “üç çocuk yapmaları” tartışılırken de, her üç aile planlaması döneminde de egemen olan ve kadın bedenine bir makine veya bir taşıyıcı olarak yaklaşan mantık egemendir.

Miller'ın kürtaj ve zina ile örneklediği yeni namus kurgusu, geç Osmanlı ve erken Cumhuriyet dönemleri pronatalizmi açısından değerlendirildiğinde, kadınların rahimlerinin araçsal değerinin tam da nasıl işlediği görünür oluyor: Nüfusu arttırmak--ve daha sonraki dönemlerde de azaltmak--makbul vatandaşın zuhuruna yönelik adımların neredeyse bilimkurgusal ürkünçlükte bedenlenmesi yoluyla atılması anlamına geliyor (Atwood 1986).

  1. Sonuç

Bu makalede mevcut literatürde genellikle yüzeysel olarak ele alınan Osmanlı İmparatorluğu’ndan örnekler temel alınarak bir aile planlaması tarihçesi çıkarmaya ve devletin hukuk ve tıp söylemleriyle bedenlere dair nasıl bir araçsallık tanımladığını anlayarak yeni oluşmaya başlayan doğum politikasının değiştirmediği bir biyo-iktidar hikayesini anlatmaya çalıştım.  Hukuk ve tıp alanlarında gerçekleştirilen nüfus düzenlemesi çalışmalarının, toplumla ilişkiler iyileştirmeye çalışılırken bile genelde topluma ve özelde kadınlara hep aynı araçsallık bağlamında yaklaştıklarının altını çizdim. 

Her ne kadar annelik kavramı ve doğurganlığın birbirlerinden söylemsel düzeyde ayrılışı bilimsel yazında ve kanunlarda önemli yer tutsa da, nüfus düzenlemelerinin bu soyutluk düzeyinden faydalanarak bedenleri siyasetin nesnesi haline getirdiğini belirttim. Yeni kanunlar söz konusu olduğunda, sınırlar belirlenirken, konunun sadece iktisadi ve siyasi yönlerinin değil, bu yönlerin doğrudan bağlantılı olduğu bedenler üzerindeki tasarruflarının da göz önüne alınması ve devletin nüfus politikalarına araç olan kadınların bu süreçlere müdahale edebilecekleri siyasi gereçlerin geliştirilmesi gerekir.

193


Ülkemizde nüfus planlaması çalışmalarının örneğin kısırlık teknolojilerini de dahil ederek girdikleri yeni yolda, Tıp Fakültelerindeki Toplum Hekimliği felsefesine uygun programlar antinatalist politikalara iştirakleri sebebiyle dışarıda bırakılıyor. Belki Toplum Hekimliği de dahil olmak üzere kadınların merkeze alındığı yaklaşımlar geliştirebilecek grupların, burada anlatılan tarihçeyi göz önünde bulundurarak içinde bulundukları politikaları yeniden gözden geçirip karşı-politika üretmeyi başarmaları şimdilik hayal olabilir, ama toplumsal cinsiyet alanındaki araştırmaların gelişmesi ve özellikle teknoloji ve kadın vücudunun biyopolitik düzenlemesi gibi konulara olan artan ilgi bunu hayal olmaktan çıkaracaktır.


Kaynakça

Abou-El-Haj, R. A. (1992), Formation of the Modern State: The Ottoman Empire Sixteenth to Eighteenth Centuries (Albany, New York: SUNY Press).


 Adıvar, H.E. (1998), Mor Salkımlı Ev (İstanbul: Özgür Yayınları).


Agamben, G. (1998), Homo Sacer: Sovereign Power and Bare Life, trans. Daniel Heller Roazen. Stanford: Stanford University Press.


Agyei, W.K.A. (1988), Fertility and Family Planning in the Third World: A Case Study of Papua New Guinea (London: Croom Helm). 


Akarlı, E. (1972), Ottoman population in Europe in the 19th century : its territorial, racial, and religious composition, Wisconsin Üniversitesi Tarih Bölümüne sunulmuş Doktora Tezi.


Akşit, E.E. (2010), Latife'nin bir Jesti: Doğu ve Batı Feminizmleri ve Devrimle İlişkileri,” 1908-2008 Jön Türk Devriminin Yüzüncü Yılı, Ed. Sina Akşin ve Barış Ünlü  (İstanbul: İş Bankası Yayınları).


Akşit, E.E. (2009a), “Kısırlık: Olanak ve Tahakküm,” Fe Dergi 1/2. 

Akşit, E.E. (2009b), "Osmanlı İmparatorluğu ve Türkiye'de Kamusallık Kavramının Dönüşümü ve Dışladıkları," SBF Dergisi 64/1: 1-21.   


Akşit, E.E. (2005), Kızların Sessizliği (İstanbul: İletişimYayınları).

Altınay, A.G. ve Çetin, F. (2009), Torunlar (İstanbul: Metis Yayınları).


Atwood, M.E. (1986), The Handmaid's Tale (Boston: Houghton Mifflin)


Aytaç, A.M. (2007), Ailenin Serencamı (Ankara: Dipnot Yayınları).

Asad, T. (1973) (ed.), Anthropology and the Colonial Encounter (New York: Humanity Books).

Ayşe Aydın (2010), "Sağlık Bakanlığı Tedavi Hizmetleri Genel Müdürü İrfan Şencan: tek embriyo kısıtlaması ile anne ve bebek ölümlerini azaltacağız,” Ayşe’nin İkizleri, 6 mart  http://www.ayseninikizleri.com/YaziDetay.aspx?ArticleID=785 


Bayrakçeken-Tüzel, G. (2004), Being and Becoming Professional: Work and Liberation Through Women's Narratives in Turkey. Yayınlanmamış Doktora Tezi, ODTÜ Sosyoloji.


Behar, C. (1996), Osmanlı İmparatorluu'nun ve Türkiye'nin Nüfusu 1500-1927 (Ankara: Başbakanlık İstatistik Enstitüsü).


BOA (1326) Başbakanlık Osmanlı Arşivleri DH.MKT. 1238 40  28/Ra.

Cin, H. (1974), İslam Ve Osmanlı Hukukunda Evlenme. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayınları No: 341 (Ankara: Ankara  Üniversitesi Basımevi).


Crenshaw, K. (1993), “Demarginalizing the interaction of race and sex: A Black feminist critique of antidiscrimination doctrine, feminist theory, and anti-racist politics,” Feminist legal theory: Foundations, Ed. D. Weisberg  (Philadelphia: Temple University Press), 383-411. 


Crenshaw, K. (1989), “Mapping the Margins: Intersectionality, Identity Politics, and Violence against Women of Color,” Stanford Law Review 43/6: 1241–1299.


Çetik, A. vd. (2008),  “Erdoğan: En az üç çocuk doğurun,” Hürriyet e-Gazetesi, http://www.hurriyet.com.tr/gundem/8401981.asp?m=1, 7 Mart.  


Dayı, A. (2009), “Kadın Sağlığı Hareketi: Güçten Güvenlik ve Saygıya,” Fe Dergi 1/2: 55-69. 

Duben, A. ve Behar, C. (1996), İstanbul Haneleri (İstanbul: İletişimYayınları). 

Dündar, F. (2008) Modern Türkiye'nin Şifresi / İttihat Ve Terakki'nin Etnisite Mühendisliği (1913-1918) (İstanbul: İletişim Yayınları).


Esen, S. ve Gönenç, L. (2008), “Religious Information on Identity Cards: A Turkish Debate”, Journal of Law & Religion 23: 579-603.


Fatma Aliye (2002), Hayattan Sahneler (Levayih-i Hayat). Tülay Gençtürk Demircioğlu (ed.) (İstanbul: Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi).  


Fineman, M. (2005), “Feminist Legal Theory,” Am. U. J. Gender Soc. Pol'y & L. 13-23.

Fineman, M. (1995), “Feminist Theory and Law,” Harv. J. L. & Pub. Pol'y 18 : 349-368.

Fineman, M. (1992), “The Neutered Mother,” U. Miami L. Rev. 46: 653-670.

Fineman, M. (1991), “Images of Mothers in Poverty Discourses,” Duke L. J. 40: 274-295.

Fişek, N. (1986), “Türkiye'de Aile Planlaması Program Stratejisi,” Toplum ve Hekim 41. 


Fişek, N. (1967), “Türkiye’de Nüfus Planlaması”, Tıpta Yenilikler (İstanbul: Eczacıbaşı İlaç Fabrikası Yayını).


Fişek, N. (1966), Problems Starting a Program in Family Planning and Population Programs (Chicago: The University of Chicago Press).


Foucault, M. (2003), The Birth of the Clinic. A.M. Sheridan (Çev.), (London: Routledge).


George, K. (2008), “Women as collateral damage: A critique of egg harvesting for cloning research.” Women's Studies International Forum 31:285–292.  


Gimenez, M. E. (1991), “The Mode of Reproduction in Transition: A Marxist-Feminist Analysis of the Effects of Reproductive Technologies,” Gender and Society 5/3: 334-350. 


Güneş, H.H. (2009), “İktisat tarihi açısından nüfus teorileri ve politikaları,” Elektronik Sosyal Bilimler Dergisi 8/28: 126-138.


Güriz, A. (1971), “Türkiye’de Siyasi Partilerin Nüfus Politikası Konusunda Görüşleri,” Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi 28/1-4: 13-40.


Güvenç-Salgırlı, S. (2009), Eugenics as Science of the Social: A Case from 1930s Istanbul. Yayımlanmamış doktora tezi, Binghamton Üniversitesi. 


Hardt, M. ve Negri, A. (2004), Multitude: War and Democracy in the Age of Empire (New York: Penguin). 


Harris, A.P. (1990), “Race and Essentialism in Feminist Legal Theory,” Stanford Law Review 42: 581–616. 


Hatem, M. (1997), “The Professionalization of Health and the Control of Women'sBodies as Modern Governmentalities in Nineteenth-Century Egypt,” Women in the Ottoman Empire: Middle Eastern women in the early Modern Era, ed. Madeline C. Zilfi (Leiden: Brill), 66-80.

İnalcik, H. ve Quataert, D. (1997) (ed.),  An Economic and Social History of the Ottoman Empire, 1300-1914, (Cambridge: Cambridge University Press). 


Inhorn,  M. C. (1994), Quest for Conception: Gender, Infertility, and Egyptian Medical Traditions (Philadelphia: University of Pennsylvania Press).  


İlkkaracan, P. (2008), “Sexuality as a contested political domain in the Middle East,”  Deconstructing sexuality in the Middle East: challenges and discourses, ed. P. İlkkaracan (Aldershot: Ashgate), 1-16.


İslamoğlu-İnan, H.C. (2004), The Ottoman Empire and the World-Economy (Cambridge: Cambridge University Press).


Kahya, E. ve Erdemir, A. (2000), Osmanlıdan Cumhuriyete Tıp ve Sağlık Kurumları (Ankara: Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları).


Karpat, K.H. (2003), Osmanlı Nüfusu (1830 - 1914) Demografik ve Sosyal Özellikleri (İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları). 


Karpat, K.H. (1978), “Ottoman Population Records and the Census of 1881/82-1893,” International Journal of Middle East Studies 9/3: 237-274. 


Koğacıoğlu, D. (2004),  “The Tradition Effect: Framing Honor Crimes in Turkey.” differences: A Journal of Feminist Cultural Studies 15(2):118–51.


Kozma, L. (2004), “Negotiating Virginity: Narratives of Defloration from late nineteenth-century Egypt,” Comparative Studies of South Asia, Africa and the Middle East 24/1: 55-65.


Köker, E. ve Tan, M et.al (2002), Anneanne : Sırlarını Eskitmiş Aynalar (İstanbul: Chiviyazıları). 

 

Kurtoğlu, A. (2009), “Biyolojik üreme ve cinsel vatandaşlık bağlamında cinsiyet değiştirme,” Fe Dergi 1/2: 79-88. 


MacKinnon, C.A. (1987), Feminism unmodified: discourses on life and law (Cambridge: Harvard University Press).


MacKinnon, C.A. (1983), “Feminism, Marxism, Method, and the State: Toward Feminist Jurisprudence,” Signs  8/4: 635-658.


Michie, H. ve Cahn, N.R. (1997), Confinements: Fertility and Infertility in Contemporary Culture (New Brunswick: Rutgers University Press). 


Miller, R (2007) “Rights, Reproduction, Sexuality, and Citizenship in the Ottoman Empire and Turkey,” Signs 32/2: 347-373.


Nüfus Etütleri Enstitüsü (1978), Turkish Fertility Survey 1978 (Ankara: Hacettepe Institute of Population Studies). 


Özbay, F. ve Shorter, F. (1968), “Fertility and Family Planning in the Etimesgut Rural Health Region,” Conference on Turkish Demography, İzmir: February 21-24.  


Öztan, G. (2006), “Türkiye'de öjeni düşüncesi ve kadın,”  Toplum ve Bilim 105: 265-282. 


Parla, A. (2000), “The ‘Honor’ of the State: Virginity Examinations in Turkey.” Feminist Studies 27/1: 65–88.


Pfeffer, N. (1993), The Stork and the Syringe, (Cambridge: Polity Press). 


Pocock, J.G.A. (1985), Virtue, Commerce, and History: Essays on Political Thought and History, Chiefly in the Eighteenth Century (Cambridge, New York: Cambridge University Press).


Rose, N. (2001), “The Politics of Life Itself,” Theory, Culture & Society 18/6: 1-30.


Saygılı, A. (2005), “Modern Devlet’in Beden İdeolojisi Üzerine Kısa Bir Deneme,”  AÜHFD (Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi), s. 323-340.


Shaw, S.J. (1978), “The Ottoman Census System and Population, 1831-1914,” International Journal of Middle East Studies 9/3: 325-338.


Smart, C. (1992), “Disruptive bodies and unruly sex: The regulation of reproduction and sexuality in the nineteenth century,” Regulating Womanhood: Historical Essays on Marriage, Motherhood, and Sexuality, ed. C. Smart (London: Routledge), 7-32. 


Smart, C. (1990), “Law's Power, the Sexed Body, and Feminist Discourse,” Journal of Law and Society 17: 194-210.


Soyer, A. (2005), Hekimlerin Sınıfsal Kökeni, (İstanbul: Sorun Yayınları).


Toros, A. (1975), Tarsus II: Doğurganlığın Düzenlenmesi Üzerine Sosyal Bir Deneme, (Ankara: Türkiye Kalkınma Vakfı).


Tucker, J. (1997), "The Fullness of Affection: Mothering in the Islamic Law of Ottoman Syria and Palestine." In Women in the Ottoman Empire: Middle Eastern Women in the Early Modern Era, ed. Madeline C. Zilfi. (Leiden: Brill), 232-252. 


Türkay, O. (1962), Türkiye'de Nüfus Artışı ve İktisadi Gelişme, (Ankara: Doğuş Ltd. Şirketi Matbaası).   


Wyers, M.D. (2008), The New Republic’s “other” daughters: legislatıng national sex and regulating prostitution ın İstanbul, 1880-1933, PH.D., Department of Near Eastern Studies, the University of Arizona.


Ze'evi, D. (2006), Producing Desire: Changing Sexual Discourse in the Ottoman Middle East (Berkeley: University of California Press). 


Cumhuriyet Halk Fırkası Programı (1931), İstanbul.


(2008), “Her Ailenin 3 Çocuğu Olmazsa Nüfus İhtiyarlar,” Vatan e-Gazetesi. http://w9.gazetevatan.com/haberdetay.asp?Categoryid=1&Newsid=166627, 12.03. 


 (1917) “Hukuk-u Aile Kararnamesi,” Düstur, II. t. c. IX. sh. 762 vd. Kasım 1333


(1967), “İkinci Beş Yıllık Kalkınma Planı Hedefleri ve Stratejisi,” Resmi Gazete, 10 Şubat.  


(2008), “Kardeşlik Ruhunu Kurda Kuşa Yem Ettirmeyiz,” Yeni Şafak e-Gazetesi. http://yenisafak.com.tr/politika/?t=09.01.2008&c=2&i=92341, 09.01.


(1965), “Nüfus Planlaması Hakkında Kanun” No.557, Resmi Gazete, 10 Nisan. 


(1983), “Nüfus Planlaması Hakkında Kanun,” No.2827,  Resmi Gazete, 27 Mayıs.


(1300[1882-1883]), “Sicill-i nüfus kanunu,” Düstur, 3-8; 15-24 .


(1330 [1914]), Sicill-i nüfus kanunu (İstanbul: Hilal Matbaası).


(2010), “Üremeye Yardımcı Tedavi Uygulamaları ve Üremeye Yardımcı Tedavi Merkezleri Hakkında Yönetmelik,” Resmî Gazete 27513, 6 Mart, http://rega.basbakanlik.gov.tr/main.aspx?home=http://rega.basbakanlik.gov.tr/eskiler/2010/03/20100306.htm&main=http://rega.basbakanlik.gov.tr/eskiler/2010/03/20100306.htm. 


(2010), “Tüp bebeğe sınırlama,” Cumhuriyet e-gazetesi, 16 Mart, http://www.cumhuriyet.com.tr/?hn=117312. 


(2010) “Türk soyunu korumak için bankadan bebek yapana üç yıl hapis” Milliyet e-gazetesi, 15.03,  http://www.milliyet.com.tr/-turk-soyunu-korumak-icin-bankadan-bebek-yapana-3-yil-hapis/yasam/sondakika/15.03.2010/1211502/default.htm. 


(2004), Türk Ceza Kanunu 5237, 26.9, http://www.tbmm.gov.tr/kanunlar/k5237.html.


(2007), Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurul Tutanağı. 22. Dönem 5. Yasama Yılı 58. Birleşim, 01 Şubat.


(2008), “Türk Tabipler Birliği: "AKP Gerçek Yüzünü, Kadına Bakışında Gösterdi",” Ankara Haber Ajansı. http://www.haberler.com/turk-tabipler-birligi-akp-gercek-yuzunu-kadina-haberi/, 13 Mart Perşembe.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder